Babanız yere düşse ve yüzü çamura bulansa ne yapardınız?

Tunuslu yönetmen Nacer Khemir, Bab’Aziz filmini anlatırken bu soruyla başlar. 2006 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında da gündeme gelen bu benzetmede yönetmen, babasının yüzünü İslam’la özdeşleştirir. Ona göre babasının yüzüne bulaşan çamuru temizlemek, İslam’ın yanlış ve eksik temsillerine karşı, Batı’nın oryantalist bakış açısından kurtararak Şark masallarını mistisizm ile anlatmaktır. Khemir, Bab’Aziz ile Batı medyasında yaygınlaşan İslam imgesinin ötesine geçerek sevgi, hoşgörü ve bilgeliğe dayanan başka bir anlatı sunmak istediğini belirtir.
Olivier Barlet, “Nous n’avons pas droit à la fiction”, Africultures, 17 Nisan 2006. Nacer Khemir ile Bab’Aziz üzerine röportaj.
https://africultures.com/nous-navons-pas-droit-a-la-fiction-4383/

2005 yapımı Bab’Aziz: Ruhunu Seyreden Prens, yönetmenin çöl üçlemesinin son filmidir. Filmde, gözleri görmeyen yaşlı bir derviş olan Bab’Aziz ve torunu İştar, yerini ve zamanını tam olarak bilmedikleri bir dervişler buluşmasına ulaşmak için çölde yolculuğa çıkar. İştar, dedesine rehberlik ettiğini düşünür. Ancak yol boyunca karşılaştıkları insanlar ve anlatılan hikâyeler, bu ilişkinin farklı bir yönünü ortaya çıkarır. Bab’Aziz’in fiziksel olarak görememesi, onun yolunu kaybettiği anlamına gelmez. Aksine, torununa eşlik eden ve yolculuğun anlamını kavramasına yardımcı olan kişi odur.

Film, bu yolculuğu farklı karakterlerin hikâyeleriyle genişletir. Bir prensin kendi ruhunu seyretmesi, Hasan’ın intikam arayışı ve diğer yolcuların karşılaşmaları, ana anlatının içine yerleşir. Böylece çöl, yalnızca karakterlerin yürüdüğü bir mekân olmaktan çıkar; farklı hayatların ve arayışların kesiştiği bir alana dönüşür. Filmde aşk, sahip olmak değil; kaybolmayı göze almak olarak görülür. Karakterler sevdiklerine ulaşmaya çalışırken aslında kendi iç dünyalarına yaklaşırlar. Çölün sonsuzluğu içinde herkes birini arar ama sonunda aranan şeyin insanın kendi ruhu olduğu hissedilir.
Khemir’in sinemasında tasavvuf, yalnızca diyaloglarda yer alan bir düşünce sistemi değildir. Çöl, su, yolculuk ve derviş figürü aracılığıyla görsel anlatının da parçası hâline gelir. Filmin alt başlığındaki prens imgesi de bu açıdan önemlidir. Yönetmenin anlattığına göre, suya eğilmiş bir prensi gösteren tarihî bir İran tabağı, bu karakterin çıkış noktalarından biridir. Prensin suya bakışı, Narkissos’un kendi yansımasına hayranlığından farklı olarak, ruhunu seyretmesi düşüncesiyle ilişkilendirilir. Aşağıdaki görsel, aynı dönemin İran seramik sanatından benzer bir örnektir; ancak yönetmenin sözünü ettiği tabak olduğu doğrulanmış değildir.
“Bab’Aziz”, Around the World in 14 Films, 2006 film arşivi. Filmin sinopsisi ve anlatı yapısı.
https://www.14films.de/en/das-festival/archiv/2006/bab-aziz

Lüster tekniğiyle süslenmiş, prens figürlü İran seramiği, yaklaşık 12. yüzyıl sonu–13. yüzyıl başı. Cleveland Museum of Art. https://www.clevelandart.org/art/1951.289?utm_source=chatgpt.com

Filmin sonlarına doğru Bab’Aziz ile Hasan arasında geçen ölüm diyaloğu, bu düşünce dünyasının çarpıcı örneklerinden biridir. İntikam arayışıyla yolculuk eden Hasan, ölümden korktuğunu söylediğinde Bab’Aziz ona anne karnındaki bir çocuğu anlatır:
“Hasan… Seni bekliyordum.”
“Beni mi bekliyordun?”
“Ölümüme şahit olman için.”
“Neden ben? Ben ölümden çok korkarım.”
“Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: Dışarıda aydınlık bir dünya var; yüksek dağları, büyük denizleri, çiçek açmış bahçeleri, dereleri, yıldızlarla dolu gökyüzü ve parlayan güneşi var… Ve sen, bütün bu mucizelerle yüzleşmek yerine karanlıkla çevrili oturuyorsun. Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı bizim ölümle karşılaşmamız gibi. İşte bu yüzden korkarız.”
“Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur? Hasan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”
Bab’Aziz’in bu sözlerinde ölüm, yalnızca yaşamın sona ermesi olarak değil, henüz bilinmeyen bir eşiğe geçiş olarak ele alınır. Anne karnındaki çocuğun doğumdan sonra karşılaşacağı dünyayı kavrayamaması ile insanın ölümden sonrasını bilememesi arasında bir benzerlik kurulur. Film, bu benzetmeyle ölüm korkusunu ortadan kaldırmaya çalışmaktan çok, insanın bilmediği şey karşısındaki tutumunu sorgular.
Bab’Aziz: Çölde hakikat arayışı ve teslimiyet”, GZT. Filmdeki ölüm diyaloğunun Türkçe aktarımı.
https://www.gzt.com/hayat/babaziz-colde-hakikat-arayisi-ve-teslimiyet-4026122
Nacer Khemir’in sineması, sözlü hikâyeleri, tasavvufi düşünceyi ve görsel anlatımı bir araya getirerek izleyiciyi farklı hayatların arasında dolaştırır. Bab’Aziz, bütün sorulara kesin cevaplar veren bir film değildir. Anlatılan hikâyeler, karşılaşmalar ve görüntüler, izleyicinin kendi anlamını kurmasına alan açar. Çölde başlayan yolculuk, böylece bir yere ulaşmaktan çok, insanın bilmediğiyle kurduğu ilişki üzerine düşünmeye dönüşür.
Share this content:


Yorum gönder