
Film, Nazi öğretimine bağlı bir anneye yardım etmeye çalışan, Hitler Gençliği mensubu bir çocuğun içsel gerilimini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Film, minimalist bir anlatım ve güçlü görsel estetik ile neorealist bir yaklaşım sergiliyor. İlk yarısında, Fatih Akın’ın durgun anlatımıyla zaman zaman sıkıcı olabilen film, 2. yarısıyla tempo kazanıp toparlanıyor ve müthiş bir final bölümüyle noktalanıyor. Avlamak için tehlikeli denizlere göğüs geren, geceleri balık tutmaya giden, annesinin ailesine bakmasına yardımcı olmak için yanlarındaki çiftlikte çalışan Nanning özverili, çalışkan, itaatkar bir çocuktur. Zorluklara rağmen, güzel ve rüzgarlı bir ada olan Amrum’daki yaşam neredeyse cennet gibidir, savaşın etkisini pek hissetmez.

Babası savaşta olduğu için annesiyle yaşayan Nanning, Hitler’e bağlı bir Nazi sempatizanı olan ve yeni doğum sonrası derin bir depresyona giren annesine de destek olmak zorundadır. Nanning annesinin yalnızca beyaz ekmek, tereyağı ve bal içeren isteklerini karşılamak için, takas ekonomili bir hayatta kalma planı yapıp, tüm enerjisini bu planı uygulamak için harcar. Bu malzemeleri bulabileceği yerlere ulaşabilmek için komşu kadının bisikletini ödünç alır. Ancak çabaları çok vakit alınca, Amrum adasının içinde bulunduğu gel-git’e yakalanır. Bisikletiyle deniz suları altında kalır. Filmin ilerleyen bölümlerinde, barışın gelişiyle birlikte masumiyetin yara aldığı, aile sırlarının açığa çıktığı ve ideolojik sorgulamanın başladığı bir süreç işleniyor. Hitler’in ölüm haberinin gelmesiyle film kasaba halkındaki değişimin izlerini inceliyor. Ancak nihayet barış geldiğinde, daha derin bir tehdit ortaya çıkar : düşman sanıldığından çok daha yakındır. Savaş sona erdiğinde, ailede yeni çatışmalar başlayınca Nanning kendi yolunu bulmak durumunda kalır. Savaştan sonraki barış dönemi de Almanlar için beklenmedik zorlukları beraberinde getiriyor. 2. yarısına hız kazanan mizanseni, açık anlatımı ile “Amrum” aşırı dramatik olmadan izleyicide derin duygular uyandırıp etkileyici olabiliyor. Nazizm ile doğrudan yüzleşmek yerine film, ideolojik bağlarını sorgulayan bir çocuk bakış açısına odaklanmayı tercih ediyor

Almanya’da bir Türk Ailenin oğlu olarak doğan Fatih Akın’ı (52) sinema dünyası kariyerini bu ülkede yaptığı için Alman yönetmeni olarak tanır. Uluslararası başarısını, intihar eğilimli bir genç kadının yaşadıklarını anlatan “Duvara Karşı / Gegen Die Wand” (2004) ile tanıdı. Berlin’de Altın Ayı ve FİPRESCİ Ödüllerini kazanan film Sibel Kekili ve Birol Ünel’i vitrine taşıdı. “Paramparça (2017) kocası ve oğlunu bir bombalı saldırıda kaybeden bir kadının intikam öyküsüydü. “Yaşamın Kıyısında / the Edge of Heaven” (2007), babasının eski sevgilisini bulmak için İstanbul’a gelen bir Türk’ü merkezine alıyordu. Film Cannes’da En İyi Senaryo ve Ekümenik Ödülü kazanmıştı. “Aşka Ruhunu Kat” (2009) ile Venedik’te Jüri Ödülü kazandı. “Altın Eldiven / Der Goldene Handschuh” (2019), 1970’lerin Hamburg’unda dehşet saçan bir seri katili öyküsüydü
Bir cümle bazen bütün bir ülkenin çocukluğunu özetler.
Umrumda duyduğum çocuk ailem suçlu mu diye sorarken aslında savaş sonrası Almanya’nın içinden geçen çatlağı tarif ediyor. Fatih Akın bu filde ne tokat atıyor ne de akıyor daha ince bir yol seçiyor kuzey’in denizinin rüzgârı odanın gündelik hayatını süpürürken evlerin içinde dolaşan görünmez bir soru var suç nereye kadar aile sayılır masumiyet nereye kadar çocukta kalır? Kamera cephelerin gürültüsünden uzak tutup mutfaklara kumdaki oyunlara gece avına çıkan küçük ellere yaklaşıyor tarih kitaplarının soğuk satırları bir çocuğun günlüğüne dönüşüyor.
Bu hikayede umut kimsenin tertemiz çıkmasında değil kirlenmiş bir geçmişle dürüstçe yüzleşme cesaretinde. Nenning ‘in bakışı “ biz hiçbir şey yapmadık “ cümlesini tekrar etmek yerine olan biteni anlamaya çalışan yeni bir uçak öneriyor. Sevgiyle eleştiri yan yana durabiliyor çocuk ailesini seviyor ama geçmişin gölgesinde inkar etmiyor.
Akının göçmen kökenli bir yönetmen olarak Almanya’nın en ağır mirasına eğilmesi de bu yüzden güçlü hem içeriden hem kenardan konuşan bir ses var burada.
Amrum, Tarihi Siyah-beyaz bir mahkeme tutanağı olmaktan çıkarıp renkli çelişkili kırılgan bir insan hikayesine çevriliyor. Sonunda film ağır bir suç dosyasından çok iyileşme şansı tanıyan bir soru bırakıyor geriye geçmişi saklamak mı korur bizi yoksa çocukların gözünün içine bakarak anlatmak mı?
Filme bir gizem katan” amrum” adını hikayenin geçtiği bir adadan alıyor 1945 ilk ilkbaharında ikinci Dünya Savaşı son günlerini yaşarken olup bitenlerden pek haberi olmayan bu alman Adası’nın sakinlerinin ikiye ayrıldığını görürüz hitlere sadık kalan nazi Almanya’nın yenilmez olduğuna kalpten inananlarla sessizligi seçen ancak Almanya’nın yenilgisine inananlar aynı Coğrafyayı sürdürmeyi başarırlar.
Share this content:



Yorum gönder