Lewis Caroll’ın el yazmasında bir sayfa ( https://digitalcollections.nypl.org/collections/4e76ac60-fd1a-0134-4ee5-71e0a0ece547)
1865‘te Charles Lutwidge Dodgson tarafından Lewis Caroll takma adıyla Alice Harikalar Diyarında ( Alice’s Adventures in Wonderland) isimli kitap yayınlanıyor. Dodgson aslında Oxford’da ağırbaşlı bir matematikçi, hatta kendi ismiyle yazıp Kraliçe Victoria’ya gönderdiği matematik denemeleri var. Ancak onu tanımamızı sağlayan edebiyat tarihinde nonsense(saçma) kategorisinde yer bulan Alice’in maceralar romanı. Bu da demek olur ki iyi matematik ve mantık aynı zamanda harikulade saçmadır. Bununla şunu demek istiyorum ki iyi matematik ve mantık aynı zamanda mükemmel saçma olabilir ve böylesi harikuladedir. Kitabın el yazmasında Dodgson tarafından yapılmış çizimler bulunur. Daha sonra bu çizimler John Tenniel’le birlikte yeniden oluşturmuştur. Viktorya döneminin siyasi, dini çekişmeleri içinde katı toplumsal ahlak anlayışının anlamsızlığının güçlü ironisi yaparken aynı zamanda farklı dönemlerin yeni tekrarlarının ironisi de yapmaktadır.
“Evde karşılaştığı bir fareye şöyle dedi Öfke: Haydi yürü mahkemeye ! Sana dava açaçağım, itiraz istemiyorum. Doğrusu bu sabah yapacak başka bir işim yok “
Fare: “Jürinin ve yargıcın olmadığı böyle bir mahkeme nefesimizi boşa harcamak olur” dedi öfkeye.
Yaşlı, kurnaz Öfke: “Jüri de yargıç da ben olacağım, seni yargılayıp mahkum edeceğim”* (Alice Harikalar Diyarında İş Bankası Yayınları,2017, sf.23)
Viktorya dönemi dekadansında Dodgson’un sandal gezisinde üç küçük çocuğa anlatıldığı söylenen masalları kafası atıp yazmış olduğu tahminiyle günümüze ulaşan romanlar, dönemin uyulan, daraltılmış algı çerçevesinde; mantığı hayal gücüne dönüştürüp topa tutuyor desek mübalağa etmeyiz. Çünkü bu hayal gücü ve aklın uyumuyla zengin alegori, okuyucuları cetvelin dışındaki oyuna, görünenin görünmeyen gerçeğinin düdüğünü çalarak dönüşüm hikayesi sunar. Bugün 150 yaşında olan Roman, tavşan deliğinden fantastik bir dünyaya düşen Alice’in maceralarını konu alır. Harikalar Diyarında Alice için pek de harika şeyler olmaz aslında, daha çok şaşkına düşürten, afallatan, sersemleten olayların örgüsünde ortaya çıkan ani düşüşler, fiziksel yoksunluklar, bilmeceler, aydınlatıcı mantık oyunlarına, fiziki orantısızlıkların yaşadığı deneyimler, uyumsuzlukların oluşturduğu sert değişimler gibi içinden geçilmeye çalışılan deneyimler bulunur. Sonucunda artık Alice elbisesini temiz tutmakla görevli genç bir hanımefendiden, Kızıl Kraliçe’ye, vesilesiyle Tirana direnen biri olur.
“Uçurun şunun kafasını!” diye bağırdı Kraliçe, avazı çıktığı kadar. Ancak kimse kıpırdamadı.
“Kim dinler ki senin sözünü? Bir kart destesinden başka bir şey değilsiniz!”*( İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, sf.104)
1871 yılında ise kitabın devamı niteliğinde (Özgün:Through the Looking-Glass, and What Alice Found There, veya kısaca Through the Looking-Glass) (Türkçe: Aynanın İçinden ve Alice’in Orada Gördükleri) yayınlanır. Alice bu sefer şöminenin üzerindeki aynanın içinden geçerek kocaman bir satranç oyununda piyon oluyor. Sekizinci kareyi geçerse kraliçe olacak. Her hamlede bilmece ve macera iç içe. Bu sefer Alice dünya içindeki gerçekliğine bir de kendi içinden bakmak durumunda kalıyor. Zira Alice Kraliçe olduğunda adını kaybetme tehlikesi yaşıyor sevmediği bir çok sorumlulukla birlikte tacı takınca. “Laf ağızdan bir kez çıktığında, artık kesinleşir, sonuçlarına katlanmalısın.” diye hatırlatıyor Kızıl Kraliçe. (sf.95,İş Bankası Kültür Yayınları). Satranç tahtasının diğer karakterleri olan Konuşan çiçekler, her şeyin unutulduğu ormanlar, Aynısı ve Tıpkısı isimli ikizler, zaman, şapkacı karakterleriyle bu kez dönemin yanı sıra algılanan gerçekliğinin sualleriyle dünyaya çaresiz teslimiyetimizin sevinciyle doldurmuştur kalemi. Henüz o ünlü Einstein doğmamış; yanlışlanamaz, kanıtlanamaz Kuantum teorisi doktora teziyle gerçeği tek boynuzlu ata dönüştürüp belleğimize bırakmazdan öncedir bu sorgular.
“Dünya sadece bir düşüncedir,” dedi adam:
Engin, dipsiz deniz”… (Üç ses isimli bölümden alıntıdır, https://allpoetry.com/Lewis-Carroll#)
…İşin en ilginç yanı, etraflarındaki ağaçların ve başka şeylerin yerleri hiç değişmemişti; ne kadar hızlı giderlerse gitsinler hiç bir şeyi geçmemişlerdi. “Acaba bütün her şey bizimle birlikte mi hareket etti?”
“Demek düş görmemişim, diye söylendi. Ya da hepimiz aynı düşün parçalarıyız. Tek umudum düşün benim olması. Kızıl kraliçenin değil. Başka birinin düşünde yer almak hiç hoşuma gitmez.”
Alice’in düştüğü dünya bana iki Dünya savaşı arasında insan gerçekliğinin yakın gözlüklerle sorgulayan avangarde(avangart) üretimlerle benzerlikler taşır. Buradan örnek aldığın Jean Cocteau 1889-1963 tarihlerinde yaşamış çok disiplinli sanatçı kavramının hakkını veren şiir, tiyatro, sinema, resim ve tasarım alanlarında üretim yapmış bir sanatçı. Cocteau’nun filmlerini izlerken orfik öğeler ile mitleri dönemin avangart gerçeği içinde tekrar sahneledi. Gerçek ve ötesi arasında kapı, ayna, koridor gibi sembollerini geçiş olarak kullandı. Filmlerin içinde karnaval benzeri tiyatro sahneleri, yıkılmış, boş sato ve banliyöler, atmosferik değişimler ile mekan zihinselleşir. Karakterler zamanlar, dünyalar arasında gezinirken gerçekler bozulur. Bu fantazya üzerinden Caroll ve Cocteau’nun yapıtları dönemlerin modernizmi içinde sonsuz oluşuma giren öğelerle bezelidir. Mitler dönemin üslubuyla yazılmaya devam eder, aynalar diğer gerçekliği göstermeye.. Peki buradan kendi tasvirlerimizi görebilir miyiz ?


Orpheus’un Vasiyeti. 1960. Fransa. Yönetmen: Jean Cocteau
…Işığın eklemleri, geçitler, merdivenler, tahtlar,
Öclerden mekanlar, sevinçlerden kalkanlar,
Fırtınalı coşkun duyguların kargaşası. Her biri birer
Ayna : Dışarı yansıttıkları kendi güzelliklerini
Geri almaktalar kendi benliklerine…
(Rainer Maria Rİlke, Duino Ağıtları, İkinci ağıttan alıntıdır, Cev: Süha Ergand)
Araştırmalarıma göre Cocteau’nun ilham perilerinden biri Oscar Wilde diğeri Rilke olmuş. Edith Piaf’la da son derece sıkı dostlar. Wilde’ın İngiliz Sahnelerinde yasaklanan oyunu Salome hakkında şiirler yazan Cocteau, “Dorian Grey’in Portresi” nin Tiyatro uyarlamasını yapıyor. Bu eşcinsel olduğu gerekçesiyle yeteneği gölgelenen Oscar Wilde’a açık bir saygı duruşu. 11 Ekim’de sıkı dostu Edith Piaf’ın vefatının açıklanmasından sonra kendisi de aynı gün kalp krizi neticesiyle vefat ediyor. Fakat Cocteau bizi yine ters köşeye yatırıp 30 yıl öncesinden şöyle diyor “Size söyleyeceğim çok güzel ve üzücü bir haberim var: Ben öldüm.”
Jean Cocteau Filmografisi (Yönetmen)
Jean Cocteau fait du cinéma, 1925
Le Sang d’un Poète, 1930 (Bir Şairin Kanı)
L’Eternel retour, 1943 (Ezeli Dönüş)
La Belle et La Bête, 1946 (Güzel ile Çirkin)
L’aigle à deux têtes, 1947
Les parents terribles, 1948 (Korkunç Aile)
Orphée, 1950 (Orfe)
Coriolan, 1950
La villa Santo-Sospir, 1952
Le testament d’Orphée, 1960 (Orfe’nin Vasiyeti)
Cocteau’nun şiir sevgisi, anlaşılmakla ilgili bir yerde konumlanmış görünüyor. Öyleki ki yazılarını okurken şiirle tutkusu kendini gösteirir , keza filmlerinde de şair hep başrol olmuştur. “Şair asla hayranlık istemez, bir şair için en büyük felaket yanlış anlaşılarak beğenilmektir.” Daha fazla okuma için https://en.wikiquote.org/wiki/Jean_Cocteau adresini ziyaret edebilirsiniz.
Share this content:



Yorum gönder